Dr. Mehmet Güneş – Gül, Aşkın Mihrâbıdır

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:35

Dr. Mehmet Güneş – Gül, Aşkın Mihrâbıdır  

Başkaları Gülü bir çiçek diye sever belki de… Ama biz, Gülü “Gül” olduğu için severiz… Bizim için; Gül sevgilidir, Gül güzelliktir, Gül coşkudur… Gül, esmânın eşyâya tecellisinin esrârıdır… Gül aşktır, Gül sevinçtir, Gül bahar muştusudur… Gül, ezelle ebet arasındaki bütün zamanların “En Güzeli”nden yansımalar  taşıdığı için güzeldir…  Ve  katmer Gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz(sav)’in mübârek teninden aldığı için çiçekler sultânıdır… Bu sebeple olsa gerek, Gülün kokusuyla kendimizden geçeriz… Gideriz bir başka âleme… Yol buluruz mâverâya… Biz Güle, Gülistanda açan katmer Güllere; “ Peygamberlik Gülzârının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz… Gülü her kokladığımızda salavat getiririz , O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden …

Gül”ü târife ne hâcet, Gül”; Sevdâyı Muhammedî’dir… “Gül”ün sevdâsı kalbimizin hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır… Ve bizler, gönlü Gülşen olan insanlara meftûn oluruz, “Kainatın Solmayan Gülü”nün aşkıyla… Gün gelir, gözyaşıyla Gül sularız… Bir Gül için bin dikene su veririz; biliriz ki, Güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde Gül vardır…  

O, aşkımızın mihrâbındaki “Gül”… O, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir resûl… O, çöl sıcağındaki bir Kevser şelâlesi… O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şûlesi… Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar O’nun sönmeyen ışığının en mütevâzı kandilleridir… Serâ da , süreyyâ da O’nun nûruyla aydınlanır… O’nun sîreti bir amaç, O’nun sünneti bir hidâyet, O’nun sûreti gönüllere ülfet ve nîmet veren bir âb-ı hayat… Ruhumuz O’na âşık… O, Gül mushaflı sevdâmızın sembolü… O, on sekiz bin âlemin emsali olmayan  “Gül”ü…

Divan şairimiz Fuzûlî Su Kasidesinde:

“Suya versün bâğbân Gülzârı zahmet çekmesün,

Bir Gül açılmaz yüzün tek verse min Gülzâre su.”

diye “O Gül”ün dünyaya bir kere geleceğini, bahçıvanın bin Gül bahçesini sulasa, sele verse dahi O’nun yüzü gibi bir Gül açılmayacağını en lâtif bir biçimde ifâde ediyor…

Lâkin , OGül”ün sevdâsını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün…  O, “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen hayat güftesi… O, tebessümünden cennetler yaratılan mutluluk bestesi…O, bütün çağların önünü aydınlatarak Âdemoğlunu  karanlıktan kurtaran yaratılmışların en yücesi… O, Rabbimizin terbiyesiyle yetişmiş bir ahlâk âbidesi… O, Çâresizlerin Çâresi…O, Kimsesizlerin Kimsesi… O, hurma kütüğünün bile hasretinden inlediği bir ülfet çeşmesi… O, mükemmel bir aile reisi… O, vefânın zirvesi…  O, insanların en sabırlısı, en müsâmahalısı, en azimlisi, en kararlısı… O,  yiğitlik  ve cömertlik timsâli … O, kâinatın bir numûne-i imtisâli… O, Efendiler Efendisi… O, Allah’ın müjdesi… O, insanlığın müjdecisi… O, hem “Halîl” hem “Habîb”,  hem “Sıddık” hem “Emîn”…  O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten; toprağa yağmur, karanlığa nûr, beşeriyete gurur ve  gönlümüze sürûr olan Sevgililer Sevgilisi… O’nda toplanmıştır bütün güzellikler, O’nda cem olmuştur cümle özellikler… O, hep “ Ümmetim, ümmetim ” diyen “nefsim” demeyen Hâtemül Enbiyâ tâcının sâhibi… O, Sidretü’l Müntehâ’nın misâfiri… O, kusursuz bir komutan… O, Gâye İnsan… O, Mahşer günündeki tek sığınak… O, kırık gönüllerin mîmârı… O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı… O, İslamı bütünüyle hayatında billurlaştıran, bizâtihî İslam’ın kendisi olan Habîb-i Kibriyâ… O, Hakk’ın nûrunu bütün cihâna yayarak tebliğini tamamlayan  Nebîler Nebîsi… O, Tek Lider,  Tek Önder, Tek Rehber …   Âşıklar O’nun için yanar… Sâdıklar O’nun için ağlar… Rüzgâr O’nun yâdıyla eser… Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar… O’nun izinden gitmeyen saadet bulamaz… O’nun nûruna pervâne olmayan Mahşerde kurtulamaz…

O, İlâhî nizâmın nâmütenâhi güzelliğini bahşetti gönüllerimize… O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkâtin esrârını öğretti bize… O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden… O’na gelen vahiyle  aydınlandık, karanlık her düşünceden… O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık… O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık… O’nunla kalbimize nûr olup, doldu ilham… O‘nunla ışık buldu; gece, gündüz ve akşam… O’nsuz baharlar kıştı… O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı…

Kâinatta mütecellî olan Esmâ-i İlâhiye’yi şahsında en mükemmel bir biçimde tebârüz ettirip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden Gâye İnsan O’dur… O’nun her kelâmı hakla bâtılı ayıran bir kıstas; O’nun her hükmü şaşmaz bir adâlettir… O’nun hayatı tebliğini temsille geçmiş ve cihana en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir…

O, ıstıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sinelere bir meltem  gibi serinlik vererek bizlere cennet-âsâ baharlar ikrâm eder… O’nun gelişi gecelerin ebedî bir gündüze dönüşüdür… Ve O’nunla İslâm’ın nûru tulû etmiştir… O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından îmânın âsude ve serin iklimine kavuşturmuş, karanlıktan nûrun aydınlığına çıkartmıştır…

Uykuda bile uyanık kalmanın keyfiyetine vâsıl olan gönül erleri, nurani ışıltıların semâvi izdüşümlerini O’na teslimiyette bulurlar… Muhakkak ki, sema ile arz arasında meydana gelecek bir kutlu buluşma “Gül Devri”nden ilham alan bir iklimde gerçekleşir… OGül”ün nâmütenâhi güzelliği kalplere yansıdığında gecesi olmayan bir gündüz tecelli edip gönüllerde Gül tomurcuklarının açılmasına vesile olur… Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur Güller… “Gül”ün çevresindeki dikenler, Gül kokusuyla hemhâl olunca, Güle dönüşür birer birer… Bizler “Gül” kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidâyet yağmurlarıyla madde ve  mânâ planında yeniden dirileceğiz…  Mekanın ve zamanın ölü noktalarına “Gül Devri”nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız… Gül yüzlüler göz yaşıyla Gül sularken, tomurcuk veren Güllerin açılmasını beklemektedir… Gonca Güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şâdumân olacaktır… Kalpler  O’na bağlanıp râm olduğunda, yanlışlıklar bütün neticeleriyle birlikte ortadan kalkacaktır…

Yeter artık uykunun yollarını gözleme… “Çıkmaz sokak”larda koşup dolaşmaktan   yorulmadın mı? Umranların verâsındaki insanlar mesut değilse, huzuru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinatın Efendisi’nin aşkıyla  yanmak, yeniden O’nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saadet iklimine bağlanmak  mecbûriyetindedir…

Âdemoğlu, “Muhammedî Nur”dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvi kalıplarda şekillenip “Gül”e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk’a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler zemzem ile yıkanmış demektir…

Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itaat eder… İlahi sevginin menzîli de, istikâmeti de yolu da Muhammedî sevdâdan geçer… O’nu sevmek, O’na itaat etmektir… O’nu sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemektir… O’nu sevmek O’nun şerefli ashabını ve O’nu sevenleri sevmektir… O, “Kişi sevdiğiyle berâberdir” müjdesini vererek ümmetine cennette beraberlik vâdetmiştir… O’nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır… O’nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sahibini îmânın en zirve noktasına ulaştırmalıdır…

“Muhabbetten  Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl ?”

diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâyı Muhammedî…

Esmâ-i İlâhiye’nin beşer planında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı’nı rehber edinme ve O’na “Esselâm” diyebilme irtifâsıdır Sevdâyı Muhammedî… Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhutî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâyı Muhammedî… O’nun aşkı, kainata mânâ kazandıran bir sır hazinesidir… Eşyanın  ruhuna nüfûz ederek “eşyâ”dan “esmâ”ya ulaşabilme yoludur Sevdâyı Muhammedî… “Esma”dan “Sıfat”a, sıfattan “Zât”a intikâl ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâyı Muhammedî… Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve “Gül”e râm olan Gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın şahikalaşmasıdır Sevdâyı Muhammedî…

“Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim,

Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim”

dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâyı Muhammedî…

O’nsuz zaman, mekan ve insan hayatiyetini kaybeder… Gönüller O’na dönünce dirilir… O’nun varlığı insanlığın vâroluş sebebidir… O’nu her dem kalbinde hissederek selât-ü selamla yâdetmek ne büyük mutluluk… O’nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saadet…

Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saadeti; “ İnsanlığın İftihar Tablosu”nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer… Ve insanlık, O’nun getirdiği altın düsturları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla  muhtaçtır… Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O’nu yeniden tanımak, O’na yönelmek, O’nu rehber edinmek ve O’ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır… Şeyh Gâlip’in:

 “Sen Ahmed’i Mahmûd’u Muhammed’sin Efendim,

Hakk’tan  bize  Sultân-ı  Müeyyedsin  Efendim”

diye hitâb ettiği; şefaatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan  “Sonsuz Nûr” bütün bir beşeriyet gibi bizleri felâha erdirilecektir…

Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O’nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde… Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah’taki “Elestü bi Rabbiküm”sualine verdiğimiz “Belâ” cevâbını… Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tâzeleyelim ahd-ü peymânımızı… “Gül”ün gölgesindeki toprağın bile Gül koktuğunu hiç unutmayalım… “Gül”e sevdâmızı eksiltmeyelim… Allah’ım! Bize O’nun sîretini öğret… O’nun yolundan gitmeyi bizlere nasip et… “..Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur..” (Nisâ 4/80) emr-i İlâhîsi gereğince Habîbullahı sevmek Allah(cc)’ı sevmektir… “Resûlulah’a duyulan muhabbetin derecesi îmânın ölçüsüdür”… Bu sebeple bizlere  O’nun muhabbetini lütfet…Yâ Erhame’r-Râhimîn!… O’nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır… Bizleri O’nun yolundan ayırma Yâ Rabbi… Ve iki cihanda ebediyen Gülmek için, “Gül”ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe’l-Âlemîn!…

O’nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir… O’ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir… O, hicranla yanan sînelerin  mutluluk rüzgârıdır… O, sonsuzluk iklîminin îtîbârıdır… O, ümidin temsilcisidir…O, şefâat bekleyenlerin; mütebessim incisidir… O, bizim gönüllerimizin sultanı… O, bizim dertlerimizin dermanı… O, bizim kurtuluşumuzun fermanı… Bizde, O  Habîb-i Kibriyâ’nın, O Sevgililer Sevgilisi’nin eşiğine baş koyup –yüzümüz olmasa da affına sığınarak– şefkâtine muhtaç olduğumuzu, arzetmek için, Yunus Emre’nin diliyle:

“Canım kurban olsun Senin yoluna,       

Adı güzel, kendi güzel Muhammed,

Şefâat  eyle bu  kemter  kuluna,         

Adı güzel kendi güzel Muhammed”

diyerek medet bekliyor, Efendimiz’den şefâat dileniyoruz… 

Ey Sultanlar Sultânı! 15 asır önce yol verdiğin sevgi kervânına bizleri de kabul buyur… Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran… Senin  ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikram… Sultanım, bizler Seni dünyada görme saadetine erişemedik… Ama bizler, çok  günahkar bir ümmet olmamıza rağmen –hakkımız olmasa da– rüyâlarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz… Cür’etimizi bağışla Efendim… Gül Yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur… Ne olur!..

“Ezel bezminde bir dinmez figândım Yâ Resûllalâh,

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûllalâh…”

diye Yaman Dede’nin dizeleriyle arz-ı hâl  ediyoruz…

“En Güzel”e yâr olanlara, “Gül”e gönülden bağlananlara binlerce selâm olsun…


Abdülaziz Hatip – Peygamber Ve Dua

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:33

Abdülaziz Hatip – Peygamber Ve Dua

Hz. Peygamber’in davasında doğru ve samimi olmasının bir delili de, getirdiği İslam’ın inanç, ibadet ve yasalarına bağlılık açısından insanların başında gelmesidir. Rabbine olan imanı; kudretine, büyüklüğüne, rahmetine, nimetine, kullarını hayır ve şer adına ne yapmışlarsa Kıyamet gününde hesaba çekeceğine olan derin şuuru, onun aklını, kalbini ve vicdanını tamamen doldurmuştu. Bu, her vesileyle dilinden dışarı taşıyordu. Meselâ, her fırsatta Rabbine dua ediyordu. Sabahleyin uykudan kalktığında, yeni günde tadacağı hayat nimetinin değerini anladığını gösteren dualarla Rabbine yalvarıyordu.

***

Akşamleyin yatağına girdiğinde Rabbine karşı güven dolu, O’na canını ve bütün varlığını teslim etmiş bir kimsenin yakarışıyla niyazda bulunuyordu. Yağmur yağdığında dua ediyor, güneş veya ay tutulduğunda namaz kılıp dua ediyor, kuraklık olduğunda dua ediyor, yolculuğa çıktığında Rabbine yalvarıyor, dua esnasında hamd ve şükür ifâdeleri mübarek ağzından duyuluyor, haccettiğinde telbiye (Lebbeyk=Buyur Mevlam..!) sesleriyle dağ, dere ve ovaları çınlatıyordu. Kısaca, Rabbini asla unutmuyor, savaşta ve barışta lisanı O’nu anmaktan hiç geri kalmıyordu. Ölülere dua ediyor, dirilere dua ediyor, gündüzün aydınlığında, gecenin karanlığında hep dua ediyordu.

Hac veya umreden döndüğünde, bir tepeye çıktığında veya bir düzlüğe indiğinde üç defa tekbir getirir, arkasından da şöyle derdi: “Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur, O tektir, hiçbir ortağı yoktur, mülk sadece O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter. Rabbimize sığınarak, O’na tövbe ederek, O’na ibadet, secde ve hamd ederek geri dönüyoruz. Allah sözünü doğru çıkardı, kuluna yardım etti ve tek başına orduları bozguna uğrattıî (Buharî, Umre 12).

***

Yeni bir elbise giydiğinde “Allahım, Sana hamdolsun. Onu bana Sen giydirdin. Onun hayrını ve yapılış amacının en hayırlısını Senden diliyorumî diye dua ederdi (Ebû Dâvud, Libâs 1).

Uyumak üzere yatağına uzandığında “Allahım, canımı Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana havale ettim, sırtımı Sana dayadım. Bunu Sana ümit bağladığım ve Senden korktuğum için yaptım. Senin azabından kurtulmak için Senden başka sığınılabilecek hiçbir sığınak ve kurtuluş yeri yok. İndirdiğin kitaplarına ve gönderdiğin peygamberlerine iman ettimî diye dua ederdi (Buhari Tevhîd 34).

Uykudan uyandığında “Bizi, öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Dirilerek dönüş sadece O’nadırî diye dua ederdi (Buharî, Daavât 7).

***

Hayır işlemeyi, kötülüklerden sakınmayı ve fakirleri sevmeyi nasip etmesi, insanlar hakkında bir fitne geleceği zaman, canını alması pahasına o fitneye maruz bırakmaması için Rabbine yalvarırdı. (Ahmed, Müsned, I, 368…).

Bir meclisten kalktığında şöyle dua ederdi: “Allah’ım, bizimle Sana isyan sayılan şeyler arasında engel olacak korkunu, bizi cennetine ulaştıracak taatini, dünya musibetlerini gözümüzde hafifletecek kuvvetli imanı bize nasip eyle. Allah’ım, hayatta kaldığımız sürece bizi kulaklarımızdan ve gözlerimizden faydalandır ve biz ölünceye kadar onları bizden alma. Bize zulmedenlerden öcümüzü al. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım eyle. Bize dini musibet verme. Dünyayı bizim en büyük kaygımız ve ilmimizin hedefi yapma. Bize merhamet etmeyenleri başımıza musallat etme!î (Tirmizî, Daavât 79).

Güneş ve ay tutulduğunda, yağmur yağmadığında, biri öldüğünde yaptığı dualar ise gayet meşhur olup ilmihal kitaplarında yer almaktadır. Hastalara da şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider. Şifa ver. Şifa veren ancak Sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki, hastalıktan eser bırakmasın!î (Buharî, Marda 20)

Hz. Peygamber her vesileyle bizzat dua etmekle yetinmemiş, bazı sahabilerinden de kendisi için dua etmelerini istemiştir. Mesela, Hz. Ömer’e şöyle demiştir: “Kardeşim, duanda bizi de unutmaî (Tirmizî, Daavât 109).

***

Bakınız, nasıl müjdeleyici ve uyarıcı bir peygamber iken, hesap, sevap, ceza, cenneti ve Allah’ın rızasını isteme, Allah’ın azap ve ateşinden korkma konusunda herhangi bir insandan farksız olduğunu tüm mensuplarına ilan ediyor!

Eğer Hz. Muhammed davasında samimi ve doğru olmasaydı, bir taraftan Allah’ın elçisi olduğunu ve kendisine Allah’tan vahiy geldiğini söylerken diğer taraftan, bu duaların muhtevalarında da görüldüğü gibi böylesine acizliğini, muhtaçlığını ve hiçliğini, Cenneti kazanmak için var gücüyle çalışması gerektiğini itiraf ve günah işlemekten bu kadar çok korktuğunu ilan eder miydi? Hilekâr bir kişinin böylesine hayret edilecek derecede Rabbinin yolunda fani olması mümkün mü?


Ali Ünal – Batılıların İtirafları

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:32

Ali Ünal – Batılıların İtirafları

Hiç şüphesiz, İslâm da, Kur’ân da, Peygamber Efendimiz de, başkalarının tezkiyesine muhtaç değildir. Bunların her biri, kendi kendine, ayrıca birbirlerine delildir. Bununla birlikte, bilhassa Batı’da ve onların tesiri altındaki bazı yerli çevrelerde, İslâm ve Kur’ân hakkında olduğu gibi, Allah Resûlü (s.a.s.) hakkında da kasıtlı yayınlar yapılabilmektedir. Fakat, meseleye tam bir şartlanmışlık içinde bakmayan bir takım Batılı yazar ve araştırmacılar, peygamberliğini kabul etsin etmesin, Allah Resûlü’yle (s.a.s.) ve İslâm’la, Müslümanlarla ilgili olarak, kısmen de olsa hakkı, hakikati teslim eden itiraflarda bulunmuşlardır. Bunlardan, çoğunluğu itibariyle bilhassa Türkçe’de şu ana kadar yayınlanmayan bazılarını arz ediyoruz:

Maksadı dünyayı aydınlatmak olan büyük bir ruh
Bu Zât’ın etrafına maksatlı bir şevkle yığdığımız yalanlar, bizim için sadece bir utanç vesilesidir. Sessiz ve büyük bir ruh; ancak ciddî olabilen biri. Maksadı, dünyayı aydınlatmaktı; dünyayı Yaratan, böyle emretmişti.

Thomas Carlyle, Heroes and Hero Worship and the Heroic in History, 1840.

Müslümanları tiplemede sahtekârlık
Bir elinde kılıç, diğer elinde Kur’ân’la resmedilen Müslüman asker tipi, sadece bir sahtekârlıktan ibarettir.

A. S. Tritton, Islam, 1951.

Fanatik Müslümanlar masalı
Tarih gösteriyor ki, dünyayı süpüren ve hâkimiyetleri altına aldıkları ırkları kılıcın ucuyla İslâm’ı kabule zorlayan fanatik Müslümanlar masalı, tarihçilerin tekrarlaya geldikleri en fantastik ve en saçma hurafelerden biridir.

De Lacy O’leary, Islam at the Crossroads, Londra, 1923.

Krallıktan kaçan çok tabiî bir zühd hayatı
Muhammed’in sağduyusu, krallığın ihtişamını çok hakir görüyordu. Allah’ın Elçisi, ailesinde bir hizmetçi gibi davranıyor, ateşi yakıyor, yeri süpürüyor, koyunları sağıyor, elbiselerini ve ayakkabılarını bizzat kendisi tamir ediyordu. Bir rahip, bir keşiş görüntüsü verme gereği de duymadan, çok tabiî bir zühd hayatı yaşıyordu.

Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire, 1823.

Ahlâkın gücü ve dininin dupduru hâliyle devamlılığı
Muhammed’in hayatının en büyük başarısı, sadece ahlâkının gücünde yatmaktadır.

Hayranlığımızı çeken, O’nun dininin anlatılması değil, devam edebilme gücüdür. O’nun Mekke ve Medine’ye nakşettiği aynı duru ve mükemmel tesir, onca olup bitene rağmen, 12 asırdır Hint, Afrikalı ve Türk Müslümanlarca aynen korunmaktadır. Onlar, inanç ve ibadetlerinde yönelip, kendisine bağlandıkları makamın beşer seviyesine düşmesine karşı durmayı daima bilmişlerdir. “Bir Allah’a inanırım ve Muhammed, Allah’ın Resülü’dür.”, İslâm’ın sade ve değişmeyen temelidir. Ulûhiyet kavramı, hiçbir zaman bir putla değerden düşürülmemiş, Peygamber’e verilen değer, asla beşerî sıınırı aşmamış ve O’nun getirdiği ve canlılığını sürekli koruyan prensipler, takipçilerinin kendisine karşı duyduğu saygı ve teşekkür hislerinin, hep akıl ve din sınırları içinde kalmasını sağlamıştır.

Edward Gibbon, Simon Oakley, History of the Saracen Empire, Londra, 1879.

“Ne daha önce, ne de daha sonra O’nun gibisini görmedim.”
Koruduklarının en vefalı koruyucusu ve konuşması en tatlı, en kabul edilir olandı. O’nu ilk görenler, karşısında önce saygıyla ürperir, yanına yaklaşanlar ise O’nu sever ve O’nu tarif edenler, “Ne daha önce, ne de daha sonra O’nun gibisini görmedim.” derlerdi. Çok az konuşurdu, fakat konuştuğu zaman da vurgulu ve bilerek konuşur ve dinleyen kimse, O’nun söylediklerini unutmazdı.

Lane-Poole, Speeches and Table Talk of the Prophet Muhammad.

Bitmeyen bir hayranlık, sürekli bir saygı
Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin, Ulu Zât’ın elçilerinin en büyüklerinden biri olan bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Arzettiğim bu eserde söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum.”

Annie Besant, The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932.

Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaş, bir fakir dostu
Fakirlere karşı cömertliği o derecedeydi ki, sık sık bizzat kendi ailesi aç kalırdı. Fakirlerin sadece ihtiyaçlarını gidermekle kalmaz, onlarla sohbete oturur ve acılarını büyük bir içtenlikle paylaşırdı. Sağlam bir arkadaş, vefalı bir yoldaştı.

W. C. Taylor, The History of Muhammadanism and its Sects.

Her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş yegâne insan
Hem devletin hem caminin başı; hem Sezar hem Papa, fakat Papa’nın sun’iliklerini taşımayan bir Papa ve hususi birlikleri, özel korumaları, devamlı silâh altında bir ordusu, polis gücü ve sabit geliri olmayan bir Sezar. Eğer tarihte her bakımdan ilâhî kaynağa dayalı olarak hükmetmiş biri varsa, o da Muhammed’dir; çünkü O, en güçlüydü, fakat güce ehemmiyet verdiği yoktu. Özel hayatında ne kadar sade ise, halkın içinde de o kadar sade idi.

Muhammed’in dininde, burada her şey farklıdır. O’nun hakkında, gizemli ve gölgeli şeyler değil, açık bir tarih var. Muhammed’in dışa dönük tarihini biliyoruz; O’nun, misyonunu ilânıyla başlayan içe dönük tarihi konusunda ise, menşei ve korunmasıyla eşsiz ve hakkında kimsenin ciddiye alınabilecek bir şüphe ortaya koyamadığı en Aslî Bir Otorite’ye dayanan bir kitaba sahip bulunuyoruz.

Revered Bosworth Smith, Muhammad and Muhammadanism, Londra, 1874.

İslâm: Her insanın idrakine hitap edebilen bir inanç sistemi
İslâm, kelimenin etimolojik ve tarihî en geniş anlamıyla makul bir dindir. Bu dinde Kur’ân ve Peygamber’in öğretileri, daima temel kalkış noktası olarak önceliğini korumuş ve tevhid akidesi, her zaman hiç bulanmaz bir berraklık, bir ululuk ve tam bir kanaat ve kararlılıkla ilân edilmiştir. Böylesine net, bütün teolojik karmaşıklıklardan uzak ve her insanın idrakine hitap edebilen bir akideden, insanların vicdanına her zaman kolaylıkla yol bulması beklenir ve nitekim bulmuştur da.

Edward Montet, La Propagande Chretienne et ses Adversaries Musulmans, Paris 1890.

Herkese karşı sevgiyle dopdolu ve lekesiz bir şahsiyet
Muhammad, halkı için parlak bir örnekti. Şahsiyeti, öylesine pâk ve lekesizdi. Evi, elbisesi, yiyecekleri… kısaca, bütün hayatı sade idi. Sun’ilikten o kadar uzaktı ki, arkadaşlarından asla özel bir saygı beklemez; bizzat kendisinin gördüğü kendi şahsî hizmetini kendisine kölesinin bile yapmasını istemezdi. Herkes, her zaman huzuruna girebilirdi. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese karşı sevgi doluydu. Toplumunun iyiliğine duyduğu ilgi ve bu konuda gösterdiği gayret ölçüsünde de cömert ve âlicenap idi.

Dr. Gustav Weil, History of the Islamic Peoples.

İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?
Dünyada başka hiç kimse, önüne gönüllü veya gönülsüz O’nunkinden daha büyük bir hedef koymamıştır: Allah’la insan arasına sokulmuş bâtıl inançları ortadan kaldırmak; Allah’la insanı aracısız karşı karşıya getirmek; putatapıcılığın maddî ve çarpıtılmış ilâhlar kaosu arasında aklî ve kutsal ilâh kavramını yeniden yerleştirmek. Dünyada başka hiç kimse, bu kadar zayıf vasıtalarla insan gücünün bu kadar ötesinde bir işe girişmemiştir; böylesine büyük bir hedefin tasarlanmasında ve uygulamaya geçirilmesinde kendinden başka vasıtası ve çölde yaşayan bir avuç insandan başka yardımcısı yoktu O’nun. Ve, başka hiç kimse dünya üzerinde O’nun gerçekleştirdiği ölçüde büyük ve kalıcı bir ikinci inkılâbı gerçekleştirmiş değildir; çünkü, iki asırdan daha az bir zaman içinde İslâm, inanç ve hâkimiyet plânında tüm Arabistan’a yayılmış ve Allah adına İran’ı, Horasan’ı, Mâverâünnehir’i, Batı Hindistan’ı (Pakistan), Suriye’yi, Habeşistan’ı, bütün Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı, Akdeniz’de çok sayıda adayı ve Galya’nın (İspanya) bazı kısımlarını fethetmiştir.

Eğer gayenin büyüklüğü, vasıtaların azlığı ve neticenin şaşırtıcılığı insan dehasının üç ölçüsüyse, modern dönemler tarihinde kim Muhammed’le karşılaştırılabilir ki? En meşhur insanlar, sadece ordular, kanunlar ve imparatorluklar meydana getirmişlerdir. Çoğu defa gözleri önünde dağılıp giden maddî iktidarlardan başka bir şey kurmamıştır onlar. Fakat bu insan, yalnızca orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri ve hanedanlıkları harekete geçirmekle kalmamış, ayrıca, o zamanki meskûn dünyanın üçte birinde milyonlarca insanı ve daha da ötesi mâbedleri, ‘tanrı’ları, dinleri, fikirleri, inançları ve ruhları yerinden oynatmıştır. Her harfi kanun olan bir Kitab’a dayanarak, her dil ve her ırktan insanlardan bir mânâ ümmeti çıkarmıştır. Bize, bu Müslüman ümmetin silinmez karakterini, sahte ilâhlardan nefreti ve bir ve gayr-i maddî Allah tutkusunu bırakmıştır. Göğün, kudsiyetinden uzaklaştırılmasına karşı oluşan bu ulûhiyet tutkusu, Muhammed’in takipçilerinin en büyük faziletidir; arzın üçte birinin bu inanca teslim olması, O’nun bir mûcizesidir. Uydurma ilâh zürriyetlerinin bıktırıcılığı altındaki bir dünyada ilân edilen Allah’ın birliği inancı, telâffuz edilir edilmez bütün eski putperest mâbedlerini yerle bir eden ve dünyanın üçte birini harekete geçiren başlı başına bir mûcizeydi. Bu Zât’ın hayatı, tefekkürü, ülkesinin bâtıl inançlarını kahramanca inkârı, putatapıcılığın öfkelerine meydan okumaktaki cesareti, Mekke’de 13 yıl süreyle gösterdiği sabır ve tahammül, halkın ezâsını ve hattâ hemşehrilerinin kurbanı oluşunu kabulü; evet, bütün bunlar ve ilâveten kesintisiz tebliği, tuhaflıklara karşı koyuşu, başarıya inancı ve felâketler karşısındaki insan üstü güven duygusu, zafere götüren sabır ve azmi, tek bir ideale olan tutkulu bağlılığı ve asla imparatorluk peşinde olmayışı; bitmez duası ve ibadeti, Allah’la olan mânevî haberleşmesi, vefatı ve vefatından sonraki muzafferiyeti; bütün bunlar bir yalana değil, sarsılmaz bir inanca şahitlik etmektedir. Esaslı bir akideyi yeniden yerleştirme hususunda O’na güç veren bu inançtı. Bu akîde de, iki taraflıydı: Allah’ın birliği ve Allah’ın maddî olmayışı. Birinci taraf, Allah’ın ne olduğunu, ikinci taraf da ne olmadığını anlatıyordu. Fikirlerin filozofu, hatibi, elçisi, ortaya koyucusu, cenkçisi ve fâtihi; aklî inançların, tasvir, timsal ve heykelleri olmayan bir dinin ve 20 dünyevî ve bir mânevî devletin kurucusu Muhammed. İnsan büyüklüğünün tesbitinde kullanılan bütün ölçüler içinde soruyoruz: O’ndan daha büyüğü var mıdır?”

Alphonse de LaMartaine, Historie de la Turquie, Paris, 1854.

İnsanların kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât
Bugün, milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hükmeden bir Zât’ın en güzel olan hayatını bilmek istiyordum. Şimdi her zamankinden daha eminim ki, bugün de hayatta İslâm’a yer veren güç, asla kılıç değildir. İslâm, gücünü, sadeliğinden, Peygamber’in kendisini bütünüyle nefyetmesinden, verilen söze ve yapılan anlaşmalara mutlak bağlılıktan, Peygamber’in, arkadaşlarına ve takipçilerine olan vefasından, korkusuzluğundan, Allah’a mutlak tevekkülü ve misyonuna olan kesin itimadından almaktadır. Kılıç değil, bu unsurlardır ki, İslâm’ı her tarafa taşımış ve her engeli aşmıştır. Peygamber’in hayatının 2’nci cildini bitirdiğim zaman, bu büyük hayat hakkında daha fazla okuyamayacağım diye ciddî üzüldüm.

Mahatma Gandhi, Young India, 1924’te yayınlanan ifadesi.

Varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din
Gelecek 100 yıl içinde İngiltere’de, hayır bütün Avrupa’da hâkim olma şansına sahip bir din varsa, bu, İslâm olabilir.

Olağanüstü canlılığından dolayı Muhammed’in dinine daima büyük değer verdim. Bu din bana, varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din olarak görünüyor. O harika Zât’ı da inceledim ve O, bana göre, bırakın deccal olmayı, İnsanlığın Kurtarıcısı olarak çağrılmalıdır.

İnanıyorum ki, O’nun gibi biri modern dünyada diktatörlüğü ele geçirecek olsa, bu dünyanın en çok ihtiyacı olan barış ve mutluluğu sağlayacak bir tarzda onun bütün problemlerini çözer. Bir öngörüm var: Muhammed’in inancı, yarının Avrupa’sında kabul görecektir, nitekim bugünün Avrupa’sında kabul görmeye başlamış bulunmaktadır.

Sir Georged Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, 1: 8.

Tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan
Dünyayı en çok etkileyen şahıslar listeninin başına Muhammed’i koymuş olmam, bazı okurları şaşırtacak, bazılarınca da sorgulanacaktır. Fakat, tarihte hem seküler hem de dinî alanda mutlak mânâda muvaffak olmuş tek insan O’dur. Denebilir ki, Muhammed’in İslâm üzerindeki şahsî tesiri, İsa Mesih ve Aziz Pavlos’un Hıristiyanlık üzerinde birlikte bıraktıkları tesirden daha fazladır. Seküler ve dinî tesirin, tarihteki eşi görülmedik bir şekilde birleşmesi, Muhammed’in, tarihin en etkili şahsı olmasına yetmektedir.

Michael Hart, The 100, A Ranking of the Most Influential Persons in History, New York, 1978.

Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O’nunkiyle mukayese edilebilir?
Elindeki imkânların kıtlığı, buna karşılık başardığı işlerin boyutu ve kalıcılığı, O’nun ismini dünya tarihinde, sadece Mekkeli Peygamber olmanın çok ötesine taşımaktadır. Güzel şehirler, devlet sarayları ve mâbedler, varlıklarını O’nun sayısız hanedana aşıladığı hareket ve hamle kabiliyetine borçlu olup, çok geniş ülkeler ve eyaletler de, yine O’nun sayesinde imana teslim olmuştur. Bütün bunların ötesinde, O’nun sözleri, nesillerin inancını belirlemiş, hayatlarının prensipleri olarak kabul edilmiş ve öbür dünya adına rehber olarak benimsenmiştir. Binlerce mâbedde mü’minler, Allah’ın Peygamberi, Resüllerin sonuncusu olarak kabul ettikleri bu Zât’a salâvat getirir. Beşerî tanınmışlığın ölçüleriyle değerlendirildiğinde, hangi fâninin şerefi O’nunkiyle mukayese edilebilir?”

J. W. H. Stab, Islam and Its Founder.

Sade, âdil, mütevazi, büyük bir gayeye adanmış, halkla iç içe
Ciddî ve ağırbaşlı idi; çok az yer, çok oruç tutardı. Çok sade giyinir, gösterişten kaçar, bilgi satmazdı. Sadeliği tabiî idi ve giyim gibi hususlarla ayrıcalık sergilenmesinden asla hoşlanmazdı.

Muamelelerinde âdildi. Arkadaş olsun yabancı olsun, zengin olsun fakir olsun, güçlü veya zayıf olsun, herkese adaletle muamele ederdi. Bilhassa halk kesimlerine çok yakın ilgi gösterir, onların şikâyetlerini dinler ve onlar tarafından çok sevilirdi.

Askerî başarıları, kazandığı zaferler, O’nda hiçbir gurur ve kendini beğenmişlik uyandırmadı; eğer bu başarılar şahsî gayelere dayanmış olsaydı, mutlaka uyandırırdı. Düşmanlarıyla çepeçevre sarılı olduğu zaman hangi sadelik ve tevazu içinde idiyse, gücünün zirvesine ulaştığında da yine aynı sadelik ve tevazu içindeydi. Bırakın bir hükümdar tavrı takınmayı, bir odaya girdiğinde kendisine normalin dışında bir saygı gösterildiğinde bile çok rahatsız olurdu.

Washington Irwing, Life of Muhammad, New York, 1920.

Allah’a imanın şekillendirdiği insan
Muhammed’in dehâsı, İslâm yoluyla Araplara üflediği ruhtur ki, onları yüceltmiştir. Onları, ataletten ve kabilevî tıkanıklıktan çok büyük bir devlet olmaya yükseltmiştir. Muhammed’in Allah inancının yüceliği ve bunun O’nun karakterine ve davranışlarına kattığı sadelik, ciddiyet ve duruluktur ki, bütün çekiciliği ve gerçek ilham gücüyle, Arapların ahlâkî ve zihnî dokusunu oluşturmuştur.

Arthur Glyn Leonard, Islam, Her Moral and Spiritual Values.

Ümmî, fakat aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden yön verici bir edâ
Kendisi bütünüyle ümmî, fakat tabiat kitabını çok iyi okumuş bulunan zihni, en okumuş ve akıllı muhalifleriyle tartışmalara girmiş ve takipçileri içinde en alt seviyede bulunanların bile idrak seviyesine seslenebilmiştir. Sade belâgatı, izzet ve inceliği bir araya getirebilmesiyle büyük etki gücü kazanıyor, iç ihtişam ve hürmet telkin ediciliğiyle çok içten bir sevecenliğin birleştiği yüz ifadeleri, karşısındaki insanlara sevgi ve hürmet telkin ediyordu. Aynı anda okumuşu tesirine alan, okumamışa hükmeden bir dehâ veya yön verici bir edaya sahipti.”

Charles Stuart Mills, History of Muhammadanism.

Ümit vermeyen bir malzemeden olağanüstü bir ürün
“Muhammed, çok kısa bir ömürde, hiç de ümit vermeyen bir malzemeden -dönemin Arapları- o ana kadar coğrafî genişliğinden başka bir şeyi olmayan bir ülkede öyle bir din tesis etti ki, bu din, çok geniş sahalarda Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin mutlak önüne geçtiği gibi, çok kısa bir süre içinde ve çok geniş bir alanda, dönemin medenî dünyasının en gözde bölgelerini içine alan pek büyük bir devletin temellerini oluşturdu.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951.

Tek ve büyük bir gerçeği hayatının zembereği yapmış ciddiyet ve tevazu sembolü
Muhammed, tarihin, tek ve büyük bir gerçeği hayatlarının zembereği yapma saadetine ermiş birkaç mutlu insanından biridir. O, Allah’ın Resülü idi ve hayatın sonuna kadar kim olduğunu ve varlığının özünü oluşturan mesajını hiçbir zaman unutmadı. Aldığı mesajları halkına, çok büyük memuriyetinin şuurunda olmaktan kaynaklanan büyük bir ciddiyetle, fakat aynı zamanda en tatlı bir tevazu ile iletti.”

Stanley Lane-Poole, Studies in a Mosque.

Allah’a ve gayb âlemine çok derin bir iman
Muhammed’in yüklendiği vazife ve misyon, ancak Allah’a ve gayb âlemine çok derin bir imanı olan bir insanda bulunabilecek olağanüstü bir güç ve hayat örneğidir. O, arkadaşlarının imanı, ahlâkı ve bütün bir dünya hayatı üzerinde, ancak gerçekten çok büyük bir insanın yapabileceği tesiri yapmış ve çok önemli bir gerçeği yayma çabaları hep yeni yeni sonuçlar verecek kişilerden biri olarak kabul edilecektir.

Rodwell, hazırladığı Kur’ân-ı Kerim meâline yazdığı önsözden.

Batı’da O’nun kadar yanlış tanıtılmış bir insan yoktur
İnancı uğruna her türlü işkenceye katlanmaya hazır olması, O’na inanan ve O’nu lider kabul eden insanlardaki yüksek ahlâkî karakter ve başarısının büyüklüğü, bütün bunlar, O’nun şahsiyet bütünlüğünün delilleridir. Muhammed’i bir yalancı görmek, ortaya çözülemeyecek pek çok problem çıkaracaktır. Ayrıca, tarihte büyük insanların hiçbiri, Batı’da Muhammed kadar yanlış tanıtılmamıştır. Bu bakımdan, eğer O’nu gerektiği gibi anlamak istiyorsak, sadece Muhammed’in gayesindeki temel dürüstlüğünü ve bütünlüğü tanımakla kalmamalı, geçmişten devraldığımız hataları düzelteceksek, O’nun ortaya koyduğu inandırıcı ve kesin delilin doğruluk gösterisinden çok daha öte ve önemli şeyler istediğini ve elde edilmesinin de çok zor olduğunu unutmamalıyız.

W. Montgomery Watt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953.

Arkada bıraktığı güven ve itimatla eşsiz bir resûl
O’nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün Mükemmel (Evrensel) İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resül ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.

D. G. Hogarth, Arabia.

İslâm ve kılıç teorisini hiç bir araştırmacı kabul edemez
Başka hiç bir din, İslâm ölçüsünde hızlı yayılmadı. Batı, bu dinî yayılışın ancak kılıç yoluyla mümkün olabileceği inancına kapılmıştır. Fakat, hiçbir modern araştırmacı bu görüşü kabul etmiyor; Kur’ân’ın vicdan hürriyetine verdiği destek çok açıktır.

Muhammed, İslâm’ın bu, vahye muhatap kurucusu, 570’de putlara tapan bir kabile içinde dünyaya geldi. Daha doğumunda yetimdi; bilhassa fakirler ve muhtaçlar, dullar ve yetimler, köleler ve ezilmişlerle yakından ilgilenirdi. 20’sinde başarılı bir iş adamı oldu ve ardından zengin bir dulun deve kervanlarını idare etmeye başladı. 25’ine geldiğinde, O’nun faziletlerini gören bu hanım, kendisine evlenme teklifinde bulundu. Kendisinden 15 yaş büyük de olsa, bu hanımla evlendi ve onun vefatına kadar sâdık bir eş olarak kaldı.

Kendisinden önceki her büyük peygamber gibi, Muhammed de Allah’ın Kelâmı’nın nakledicisi olarak hizmet görmenin utangaçlığıyla yaşadı; çünkü bu, kolay bir iş değildi. Ne var ki, Melek bir kere “Oku!” demişti. Bildiğimiz kadarıyla, Muhammed’in okuması ve yazması yoktu, fakat, kısa bir süre sonra yeryüzünün geniş bir bölümünde devrim yapacak olan vahiy mahsulü sözleri yazdırmaya başlamıştı: ‘Bir Allah vardır.’

Muhammed, her meselede pratikti ve çözüm üretebiliyordu. Sevgili oğlu İbrahim vefat ettiğinde güneş tutulması oldu ve Allah’ın, Resülü’nü tesellisi olarak yorumlandı. Muhammed, derhal müdahale etti: “Güneş tutulması gibi hâdiseler, bir insanın ölümüne verilmez.”

Bu çalışmayı yaparken benim önümdeki problem daha küçük; çünkü biz, bu çarpıtılmış tarih türüyle (Batılılar ölçüsünde) beslenmedik ve dolayısıyla, İslâm hakkındaki yanlış anlamalarımızı ortaya koymak için çok zaman harcamamıza gerek yok. Meselâ, İslâm ve kılıç teorisi bizim çevrelerde fazla işitilmez. “Dinde zorlama yoktur.” şeklindeki İslâmî prensip, bizde iyi bilinir.

K. S. Ramakrishna Rao, Mohammed: The Prophet of Islam, 1989.

İslâm’la insan, yalnızca Allah’a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi
İslâm’la birlikte ruh, peşin hükümlerden, insan iradesi de, kendisini sözde gizli güçlerin, belli sırlar sahibi olduklarını ileri sürenlerin ve kurtuluş alıp-satanların iradesine tâbi kılan bağlardan kurtuldu ve neticede, Allah’la kul arasında aracılık kalktı ve dolayısıyla başkalarının iradeleri üzerinde salâhiyet iddia edenler, tahtlarından oldular. İnsan, yalnızca Allah’a kul ve başka hür insanlara karşı belirli vazifeleri olan hür bir varlık hâline geldi. İslâm’dan önce insan sosyal ayırımcılıklardan çok çekmişti; fakat İslâm, bütün insanlar arasında eşitlik getirdi. Bir Müslümanı diğerlerinden ayıran faktör doğum, renk, ırk, sosyal statü değil, sadece takvâ, sâlih amel ve ahlâkî vasıflardır.

Dr. Laura Veccia Vaglieri, Apologia dell İslamismo, s. 33-34.

Tavizsiz tevhid inancı, Aşkın Varlığın hâkimiyetine sarsılmaz iman
Bu tavizsiz tevhid inancı, aşkın bir varlığın mutlak hâkimiyetine olan sade ve sarsılmaz iman, İslâm’ın ana gücünü teşkil ediyor. Bu dinin bağlıları, çoğu dinlerin bağlılarında görülmeyen ve bilinmeyen şuurlu bir rıza, tatmin ve sabır duygusuna sahipler. Müslüman ülkelerde intihar hâdisesine pek nadir rastlanıyor.

Philip K. Hitti, History of the Arabs, 1951, s. 129

Bütün parçaları, tam olması gereken yerde bir mimarî şaheseri
İslâm bana, bütün parçaları tam bir denge ve kesintisiz bir huzur vericilik içinde birbirini destekler ve bütünler bir ahenk arz eden mimarî bir eser gibi görünüyor. İslâm’da her şey, gerek düstur, gerekse uygulama olarak tam olması gereken yerde.

Muhammed Esed [Leopold Weis], Islam at the Crossroads, 5.

İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoktur
Müslüman Araplar olmasaydı, modern Avrupa medeniyeti, bütün tekâmül safhalarını aşmasını sağlayan bir hüviyete asla bürünemezdi. İslâm kültürünün belirleyici tesirinin görülmediği hiçbir insanî gelişme buudu yoksa da, bu tesir, modern dünyanın en büyük kuvvet ve muzafferiyet kaynağını oluşturan tabiî bilimler ve ilim ruhu sahalarında çok daha fazla belirgindir… Bilim dediğimiz şey, Avrupa’da yeni araştırma ruhunun, yeni inceleme metotlarının, deney ve gözlem metodunun, matematiksel ölçme ve değerlendirme yöntemlerinin neticesinde ortaya çıkmıştır ki, bunlar, eski Yunan’ın malûmu değildi. Bu ruh ve bu metotlar, Avrupa’ya Araplar tarafından getirilmiştir.

Robert Briffault, The Making of Humanity.

İslâm’ın değiştirici gücü
“Muhammedîlik (İslâm için yanlış bir ifade -Mütercim-) kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslãm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti kabul edilen bir fazilet hâlini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edep, nefse hâkimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz’ eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa onu yasaklamamış, Davud uygulamış, İncil de açıkça men etmemiştir. Muhammed ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hâkimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur. Dünyanın üçte birinin Muhammed’in itikadına bağlanması bir mûcize, belki bir insandan ziyade, aklın mûcizesiydi.

Isaac Taylor, nakl. Ebu’l-Fazl İzzetî, An Introduction to the History of the Spread of Islam, Oxford.


Prof.Dr.İskender Pala – Vahdetin Gülü

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:27

Prof.Dr.İskender Pala – Vahdetin Gülü

Ondört asır evvel yine bir böyle geceydi. Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.
Bahardı… Dışarda, kumların üstünde, kahrı da, zehri de zevk adına yutan insanlardı… Çıldırmış azgınlıkların pençesinde beşer bir canavardı. Ve zamanın paslı aynasında eskiyen yürekler kayalar kadardı…

Bahardı… İçerde, Âmine’nin kucağında, nur ile yıkanmış bir Gül kokusu vardı… Kaç bin senedir beklenen yâr, meğer o yârdı. Arasına sınır taşları dikilmiş zamanın saadet damıttığı çağlar, işte o çağlardı. Gece seherlere uzardı ve dudaklarında Âmine’nin “Gülüm!” diyen bir gülümseme tekrarbetekrardı.

Sevgili o gece bir “Gül” oldu, ve beşeriyet gülü bir cins ad olmaktan o gün çıkardı.

Gel ey vahdetin Gül’ü, hasretin Gül’ü… Kokunla gel ve renginle gel!.. İlhamın ve âhenginle gel!.. Aşkınla olmazsa sevginle gel!.. Gel ki serazad kuşlarca süzülsün yürekler çiçeklere; ve çiçekler yenik düşsün aşkını eleyen kelebeklere… Gel de, gizemli alfabelerle yazılmış mektuplarını bebekler okusun; gel, kınalı parmaklar tezgahlarda cümle cümle şiirlerini dokusun…

Ay vurgunu gecelere şavkı dökülsün nurunun, neyler üveyiklere ağlasın ve ölümsüz besteleri Gül adına çalınsın aşk tanburunun.

Gel ey günlüklerde yığın yığın gözyaşlarıyla kararan bahtımızı Gül’e döndüren Haberci… Gel ey, sevgilerinden sıyrılan vicdanları mor salkımlı zamanlarda kurtuluşa ulaştıracak Elçi… Şafaklarına kırağı düşmüş aldanışları pişmanlıkla yuyup yıkayan ihtiyar adamlar ve genç kızlar için gel, aşksızlığının kör akşamlarını mezar taşlarında tekrar be tekrar okuyan dolunaylar ve yıldızlar için gel. Yıldızlarına uyabilelim diye bizi şevklendirmek ve şavklandırmak için de gel; birimizi birimize sevdirmek, birimizle birimizi sevindirmek için de gel… Mekanların daraldığı ve zamanların dürüldüğü depremler gibi gel ve titret içimizi Sevgili… Ta ki bülbüller bir Gül için söylesin en müstesna şarkılarını:

Kâşki sevdiğimi sevse kamu halkı cihân

Sözümüz cümle hemân kıssai cânân olsa

*

Gül’e söz verelim, defterimizdeki karaları aklamak için… Gül’ü sevdiğimizi söyleyelim, içimizdeki kirleri paklamak için…

Aç bir karnı doyuralım Gül adına, Hakk’ın da kuşları rızıklandırdığını hatırlayıp… Sıkıntıdaki dostun imdadına koşalım Gül’ü anarak, gül alalım, gül satalım… Hayırlı işlere önayak olalım Gül çağında, ta ki ateş vaktinde güller açsın yüzümüz… Bir merhabayı Gül hatırına söyleyelim küstüklerimize, hani helal lokma yer gibi… Doğrulardan ve iyilerden çoğaltalım dostlarımızı Gül bahçesinde, ta ki bir sarsılışla sarsıldığımızda arkadaşlardan saysın yıldızlar bizi. Ve ağlayalım hasretiyle Gül’ün, ki arıtsın bağrımızın pasını yaşlar… Göz son kez kapanmadan, birkaç damla ile olsun… İnci, mercan hediye!..
Bir Aşk Masalı:

Kıl şebistânı müşerref kim nisârun kılmağa

Rişteden dürler çeküp cem’ eylemiş dâmâne şem

Diyor ki Fuzulî:

Bir âşık varmış vaktiyle; muma benzeyen bir âşık… Mum gibi yalnız, mumleyin başında ateş… Yanar yakılırmış geceler boyu ve gönül ateşiyle aydınlatmaya çalışırmış hicranın ve hasretin karanlıklarını… Hiç uyumaz, dilinde sevgili adı, göz kapıda, beklermiş durmadan… Gecelerden bir gece, belki bir vuslat gecesi olur da sevgili geliverir diye umutlanır, bu umutla tıpkı mum gibi can ipinden inciler döker, ve eteklerinde biriktirirmiş yığın yığın… Ta ki sevgili geldiğinde hazırlıksız yakalanmış olmasın ve yüz görümlüğü olarak ayağına saçacağı incileri bulunsun…

Gül yüzüne bakacak yüz ver bize Taala!… Vuslat için aşk ver bize Allah’im!..


Dr. Veli Sırım – Sakalından Bir Tel

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:26

Dr. Veli Sırım – Sakalından Bir Tel

Sakal-ı Şerif, Lihye-i Şerif, Lihye-i Saadet…

Bütün bu ifadelerde iki ana aktör bulunuyor. Birincisi, sakal teli. Ancak, kesinlikle sıradan ve değersiz bir tel değil. İşte bu özellik ve ikinci ana aktör, hepimiz için son derece sıradan bir sakal telini, nice meliklerin ve sultanların bile paha biçemediği derecelere çıkarıyor. İşte o yüzden birer saygı ifadesi olan “Şerif” ve “Saadet” gibi nitelemelerle birlikte anılıyor. Asırlardır bir tek tel bile olsa, özenle muhafaza ediliyor. Balmumuyla kapalı şişelere konuluyor; kırk kat bohçaya sarılarak saklanıyor. Ya altın çerçeveli akikten yapılmış ufak bir kutu, ya da özel yapılmış ufak silindir biçiminde billûr bir zarf içine konuyor. En iyi cins şaldan veya üzeri sırma işli, kenarlarına sırma saçak dikilmiş, birbirinden farklı boyutlarda otuz kadar bohçaya, önce en ufağından başlamak üzere sarılıyor. Özellikle Kadir gecelerinde ziyarete açılıyor. Evlerde, köşk veya konaklarda “Lihye-i Saadet Dairesi” açılıyor. Bu odalar duvarından kapısına çok büyük özenle boyanıyor ve donatılıyor.

İşte bütün bunlar, Resûlüllah (a.s.m.) sevgisinin, Resûlüllah’a (a.s.m.) bağlılığın en dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Bir sakal telinde sembolleşen bu muhabbet ve sadâkat, nesiller boyunca bir manevî miras olarak elden ele, gönülden gönüle aktarılıyor.

PEYGAMBER SEVGİSİNİN KAYNAĞI

İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de en geniş dairede de bu özelliği her an kendisini gösterir. Hattâ, karşılaştığı güzelliğin ve mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi elbette bir değildir.

Sevgi ve muhabbetin harekete geçtiği yer insanın kalbidir. İnsandaki bu küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kainatı sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet duyacak kadar geniştir.

Kâinat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip olan insan, bu potansiyeliyle bir adım daha ileri giderek, kâinatın Sahibi ve Yaratıcısına karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan Muhabbetullahı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir.

Diğer yönden Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemmellikteki sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bunu yapan, bunu gerçekleştirebilen kullarını Allah, her şeyden daha fazla sevecektir.

Cenab-ı Hak, kullarının kendisini nasıl seveceğini, bu sevgilerini en önemli ve en güvenli bir yöntemle nasıl sergileyebileceklerini şu âyet-i kerimede bize bildirir

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[1]

Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde bu ayeti yorumlarken şöyle der;

“Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”[2]

Bu âyet-i kerimeyi mantıkta kullanılan, çok kuvvetli ve kesin olarak kabul edilen bir metodla, “Kıyas-ı İstisnâî” yöntemiyle ele almak mümkündür. Bir örnek eşliğinde açıklayalım:

“Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesi bir hükmü ihtiva eder. Bu hükümden hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen “gündüz değil” hükmü verilecektir.

Bu kıyas yöntemi ve verdiğimiz örnekten hareketle mezkûr âyet-i kerimeyi tekrar ele alalım:

Bir insan için en mühim ve en yüce maksat, aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Bunun için Allah’ı sevmek, Ona muhabbet etmek şarttır. Eğer Allah’a muhabbet varsa, Onun habibi, yani en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olunması gerekir. Eğer tabi olunmuyorsa Allah’ı sevme söz konusu değildir. O halde bir kul ne ölçüde Habibullah’a uyarsa, o ölçüde Allah’ı seviyor demektir.[3]

Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü Allah’a iman eden kimse, elbette Ona itaat edecektir. Ona itaat yolları içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur.

HEDEF DEĞİL VESİLE

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslâm tarihi boyunca Müslümanlar Allah ve Resûlüne olan muhabbetini, sevgi ve hürmetini her alanda olduğu gibi, Resûlüllah’tan kalan bir sakal teline dahi en üst seviyede sergilemişlerdir. Ancak bu noktada, Peygamber sevgisi ve bu sevginin bir yansıması olan Sakal-ı Şerifler hakkında bazılarınca dillendirilen veya akıllara takılan bir kısım soruları göz ardı etmemekte fayda vardır. Örneğin bir sakal veya saç teline bu kadar hürmet gösterilmesi bazılarınca abartılı veya hatalı görülmektedir Belki bazı insanlarımız, bu saygının mahiyetini ve derinliğini idrak edemeyip, sadece zahirî bir bağlılıktan öteye geçmeyebilir. Belki bazılarının zihninde, günümüze kadar çok sayıda Sakal-ı Şerifin gelmesiyle ilgili bazı soru işaretleri belirebilir.

Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde, bu konuda gayet önemli açıklamalarda bulunur. “Hadîsçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduddur (sınırlıdır). Otuz-kırk tane veya elli-altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü” dedikten sonra, “Lihye” kavramıyla ifade edilen mânânın sadece “sakal”dan ibaret olmadığını, bu tellerin içinde saçların da bulunduğunu ifade eder. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) saçını ve sakalını traş ettirdiği zaman, Sahabe-i Kiram tarafından saklanarak muhafaza edildiğini ve bu tellerin nesilden nesile, büyük bir özenle aktarıldığını söyler.

Said Nursî, bu açıklamanın ardından, bu kez kendi zihnine gelen bir soruyu aktarır. Binlerce camide ve ziyaretgâh özelliğini taşıyan yerlerde bulunun saç veya sakal tellerinin gerçekten Hz. Peygamber Efendimize ait olup olamayacağı üzerinde düşünür. Bu yöndeki sorgulamalarının ardından, genelde dikkatlerden kaçan bir noktaya temas eder. Ona göre, saç ve sakal telleri çok önemli bir mânâya ulaştıran bir “vesile” olma özelliğine sahiptir. Resûlüllah’ı (a.s.m.) hatırlamaya, Ona salâvat getirmeye, bir hürmet ve muhabbete medârdır. “Vesilelik ciheti o şeyin zatına bakmaz, vesilelik cihetine bakar” genel hükmünden hareketle, bir saç veya sakal teli gerçekten Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olmasa bile, zâhir hâle göre halk tarafından böyle telâkki edildiği; vesilelik vazifesini ifa ettiği; hürmete, teveccühe ve bağlılığa vesile olduğu için taşıdığı değerden hiçbir şey kaybetmeyeceğini dile getirir. Ancak bu konunun ve yaklaşımının bir istisnasına dikkat çeker. O da, Lihye-i Şerif telakkî edilen bir telin, gerçekte Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olmayabileceğidir.

ÇAĞIMIZDA SÜNNETE BAĞLILIĞIN ÖNEMİ

Bediüzzaman’ın bu yaklaşım tarzı, aslında sadece bu konuya mahsus değildir. Özellikle “vesilelik” kriteriyle birlikte, içinde bulunduğumuz şartları dikkate alarak, Sünnet-i Seniyyeye tabi olma konusunda da çeşitli yorumlarda bulunur. “Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır”[4] hadis-i şerifine getirdiği yorum, bu konudaki en açık ve dikkat çekici örneklerdendir.

Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere basit de olsa Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak, onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok değerlidir. Özellikle İslâmiyetin özüne aykırı bir takım uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istilâ ettiği bir ortamda sergilenen bir bağlılık çok önemlidir. Hattâ Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını yerine getirmek dahi ileri seviyede bir takvâyı ve güçlü bir imanı gerektireceğinden, çok büyük önem taşıyacaktır. Zira bu en küçük uygulama, böylesi bir ortamda zihinlere Resûl-ü Ekrem’i (a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan doğruya İlahî emirlerle muhatap kılacaktır. Dolayısıyla basit ve sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve yasaklarına daha fazla dikkat edecektir.

SONUÇ

Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün alemi kuşatmışsa, muhabbeti ve sevgisi de bütün kainatı ihata etmiştir. İlahî muhabbete mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz. Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah” unvanı verilmiştir.[5] Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine vâsıl olabilmek, Onun en sevdiği kulu ve Resûlünü sevmeyi gerektirir. Resûlüllah sevgisinin göstergesi Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır. Habîbullah’ı sevmek, ondan gelen, ona ait olan her şeyi sevmektir. Ondan miras kalan bir saç veya sakal teline gösterilen sevginin kaynağı işte budur. Bu öylesine ulvî bir sevgi ve muhabbettir ki, o muhabbetle Müslümanlar gerektiğinde o mukaddes emanet için gözlerini kırpmadan hayatlarını fedâ etmişlerdir. İşte bu yüzden, bir tek sakal saç telini “Şerif” demişler ve “Saadet” kaynağı olarak görmüşlerdir. O bir tek telin ardındaki Muhabbetullâha erme emelini ve gayesini gütmüşlerdir. İşte o niyettendir ki, belki bir tek Lihye-i Şerif üzerine büyük devletler, muazzam medeniyetler kurmuşlardır.

——————————————————————————–

[1] Âl-i İmrân Suresi, 3:31

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, Lem’alar, İstanbul, 1996, C. 1, s. 611.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, C. 1, s. 609.

[4] İbn Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, C. 2, s. 739.

[5] Mektubat, 490


Prof. Dr.Hayrettin Karaman – Efendimizin Şemaili

Konu Ekleyen Nükteleri by admin on Pazartesi 16 Kasım 2009 at 21:23

Prof. Dr.Hayrettin Karaman – Efendimizin Şemaili

Ne uzun ne kısa kararında boy

Soyu İbrahim’den ne asil bir soy

Saçları hoş siyah dalgalı bir koy

Kemâlini giydir beni benden soy

Âlemlere rahmet yüzünü göster

Bu kul varlığından soyunmak ister

Güneş pervânesi o güzel yüzün

Nurundan ışığı vardır gündüzün

Solmaz bir gül rengin ne kış ne güzün

Tecelli ediyor yüzünde özün

Hasretim, yanarım, yüzünü göster

Kölen bu devletle avunmak ister

Simsiyah gözlerin âhû misâli

Dâim Hakk’a bakar her an visâlin

Beyazı ölçüsü gözde kemâlin

Kaşların sûreti gökde hilâlin,

Râzıyım rûyada yüzünü göster

Âşık maşukuna can sunmak ister

Bir tutam sakalın birkaçı beyaz

Mübarek vücudun serin kış ve yaz

Cânımı yoluna kurban etsem az

Dostlar defterine köleni de yaz

Açıver kapını yüzünü göster

Gönül hasretinden yakınmak ister

Duyular mükemmel, dişleri inci

Kokusuna tutkun, yaşlısı genci

Yürürken koşmadan olur birinci

Kapına gelmiş bir garip dilenci

Açıver ne olur yüzünü göster

Garip ayağına kapanmak ister

Yukarıdan aşağı heybetle iniş

Yürüyüşünde var hep bu görünüş

Âdetin baktığın tarafa dönüş

Bize nasip olsun hayırlı bir düş

Kerem et ne olur yüzünü göster

Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Seni ilk görenler korku çekermiş

Sonra ülfet eder hemen severmiş

Benzerini asla görmedim dermiş

Erenler yolunda giderek ermiş

Benzeri bulunmaz yüzünü göster

Gönüller nurunla yıkanmak ister

Zâtının nûrundan vermiş sana can

Hilkate ruhunla başlamış Rahman

Yûsuf’ta yok sende olan hüsnü an

Ahlâkındır Senin, mûcize Kur’an,

Alemlere Rahmet, cemâlin göster

Kölen rahmetine sığınmak ister

Ümmetin üstüne titreyen sensin

Müjdeci, uyaran, gel diyen sensin

Kulunu Allah’a sevdiren sensin

Gecemi gündüze çeviren sensin

Ey Hakk’ın şâhidi yüzünü göster

Kul şehâdetinle tanınmak ister

Hakk’ın halilisin, habibi sensin

Gönüllerin eşsiz tabibi sensin

En güzel hutbenin hâtibi sensin

Ümmetin en büyük nasibi sensin

Aşkımın Leylası yüzünü göster

Gönül seni gözden sakınmak ister

En güzel, en üstün ahlak senindir

Cömertlikte kemâl el-hâk senindir

Şefaatte en son durak senindir

Miraç senin, Refref, Burak senindir

Sen gördün, bize de cemâlin göster

Pervâne şem’ine hep yanmak ister

Pervâne: Işığın etrafında dönüp duran kelebek

Tecelli: Görünme, bilinme

Âhû: Ceylan

Visâl: Kavuşma

Maşuk: Sevgili

Ülfet: Alışkanlık

Hilkat: Yaratılış

Hüsün: Güzel, iyi

Mûcize: İnsanların yapamadığı şey

Cemâl: Güzellik

Halîl: Samimî dost

Habib: Sevgili

Tabib: Doktor

Hutbe: Dini konuşma

Hatip: Konuşmacı

El-hak: Hakikaten, doğrusu

Refref: Manevi bir binek, ince yumuşak kumaş

Burak: Binek, Cennete mahsus bir binek vâsıtası

Şem: Mum


Sonraki Sayfa »

Copyright © 2021 Hz. Muhammed (S.a.v) – Kainaatın Solmayan Gül'ü. Bu site Secdegulleri.Net tarafindan insa edilmistir. Website Yp: Secde_Gulleri